İHSAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İHSAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2015 Cuma

  |  YORUM YOK  |  

SÜNNETİ TERKETMEK, DİNİN YOK OLMASININ BAŞLANGICIDIR!

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i tanımanın ve O’na muhabbetin en büyük delîli, O’nun sünnetini güzelce tatbik edebilmektir. Kalplerde muhabbet-i Muhammedî olmadan sünnete ittibâ, sûretâ ve zoraki bir ittibâdır ki, gönül feyzinden, rûhâniyet ve mânevî bereketten mahrumdur. 
Abdullah bin Deylemî, sünnete aşk ile bağlılığın ehemmiyetini şöyle ifâde eder:
“Bana ulaştığına göre dînin (yok olup) gitmesinin başlangıcı, sünnetin terk edilmesi ile olacaktır. İpin tel tel çözülüp nihayetinde kopması gibi, din de sünnetlerin bir bir terk edilmesiyle nihayet elden gider.” (Dârimî, Mukaddime, 16)
Yani sünnetlerin birer birer hayâtımızdan çekilmesi, -Allah korusun- ebedî felâhımızı pamuk ipliğine bağlı hâle getirir. Bu yüzdendir ki Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i en iyi tanıyan Hak dostu âlim ve âriflerin en büyük kerâmeti de “sünnet-i seniyyeyi büyük bir gönül hassâsiyetiyle yaşamaları” olmuştur. 

KENDİMİZE BAZI SUALLER SORMAK ZORUNDAYIZ!

Şüphesiz ki beşeriyet içinde sevilmeye en lâyık olan, Rabbimizin lutfettiği en güzel örnek şahsiyet ve insanlıkta tecellî eden en büyük mûcize, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir. O’nun gönül âlemi, nâdide ve zarif çiçeklerle ve misk kokulu güllerle bezenmiş bir cennet bahçesinden çok daha ötede bir güzellikler meşheridir. İşte bu noktada kendimize bâzı sualleri sormaya mecbûruz:
  • Biz o cennet bahçesinden esen sabâ rüzgârından ne kadar nasipdârız?
  • Âile hayatımız, ticârî ve ictimâî münâsebetlerimiz, ne kadar O’nunkine benziyor?..
  • O’nun kalbi ümmeti için çarparken, yoksullar, çâresizler, kimsesizler, yetimler ve hidâyet bekleyenlere karşı biz ne kadar duyarlıyız?
  • O’nun güzel ahlâkına mukâbil, ümmeti olarak bizler İslâm’ın güler yüzünü, gönül dokusunu, rûhî yapısını, zarâfet, nezâket ve ihtişâmını ne kadar temsil hâlindeyiz?
Cenâb-ı Hak, bizleri Yüce Zât’ına samimî bir kul, Nebiyy-i Muhterem’ine lâyık bir ümmet eylesin! Kıyâmete kadar bütün beşeriyete en güzel örnek şahsiyet olarak armağan ettiği Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i gönül gözüyle okuyabilmeyi, O’nun kalbî dokusundan hisse alarak sünneti üzere yaşayabilmeyi, kıyâmette de O’nunla Hamd Sancağı altında buluşup Kevser Havuzu’ndan kana kana içerek Şefâat-i Uzmâ’sına erebilmeyi nasîb eylesin!
Âmîn…
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, HAK DOSTLARININ ÖRNEK AHLÂKINDAN, Erkam Yayınlar

13 Ocak 2015 Salı

  |  YORUM YOK  |  

“BİZE KUR’ÂN ÖĞRETECEK BİR HEYET GÖNDERİN!”


2014ʼün Kasım ayında İstanbulʼda ilki düzenlenen, “Latin Amerika Müslüman Dînî Liderler Zirvesi”nde nakledilen şu hâdiseler, hepimize mesʼûliyetimizin azametini bir kez daha hatırlatan birer ibret levhası mâhiyetindedir.
Orta Amerikaʼnın Haiti bölgesinde yaşayan İmam Hanif, Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığıʼna gönderdiği bir mektupta diyor ki:
“Biz, ataları köleleştirilerek Afrika’dan buralara taşınan müslüman anne-babaların çocuklarıyız. Ecdâdımız Afrika’dan buralara köle olarak taşındı. Yıllarca, hattâ yüzyılı aşkın bir süre (150 sene) anne-babalarımız çocuklarını uyuturken onları şöyle tesellî ettiler:
«Yavrum korkma! Bir gün İstanbulʼdan müslümanlar gelecek ve bu köleliğe son verecek.»
Ancak çok bekledik, siz Osmanlıʼnın torunları bize gelmediniz. Biz burada garip ve yalnız kaldık. Şimdi nice nesiller kaybettikten sonra, biz ecdâdımızın dînini yeniden keşfettik, müslüman olduk ve Müslümanlığımızı yaşamaya başladık. Ama ne câmimiz var, ne mescidimiz! Ne kitabımız var, ne çocuklara Kurʼân öğretecek insanımız! Son kez size yazıyorum; lütfen bir heyet gönderin!..”
İmam Hanifʼin mektubunda da ifâde edildiği gibi, Batıʼnın sömürgeleştirme ve köleleştirme faaliyetleri neticesinde yurtlarından edilen müslümanlar, başka bölgelere taşınmadan önce, üç ay, elleri, ayakları bağlı olarak deniz sahillerindeki bâzı terminallerde bekletiliyorlardı.

İSLÂM ÂLİMLERİ GİZLİCE KÖLELERİN ARASINA GİRİYOR

Ne ibretlidir ki bâzı İslâm âlimleri de gizlice o kölelerin arasına girerek kendi kollarını ve ayaklarını bağlayıp kendilerine köle süsü verdiler. Tâ ki onlar da kölelerle birlikte gidecekleri yere varsınlar ve onlara dîn-i mübîn-i İslâmʼı kaybetmeden, İslâm kimliğiyle yaşamalarına yardımcı olsunlar…
Yine İslâm’ın tebliği hususunda Latin Amerika ülkelerinden Brezilya’da yaşanmış olan bir başka fedakârlık örneği, yine bu toplantıda şöyle nakledilmiştir:
1865 yılında İzmir ve Bursa adını taşıyan iki Osmanlı gemisi Basra Körfeziʼne doğru hareket eder. Afrika sahillerini, Cebeli Târık Boğazı’nı dolaşarak, uzun bir seyahat sonrasında Basra Körfezine varılması plânlanmıştır. Fakat 5 defa fırtınaya yakalanan bu gemiler, kendilerini Brezilyaʼnın Rio de Jenario sahillerinde bulurlar.
Başlarında Bağdatlı Abdurrahman Efendi isimli bir bahriye imamı vardır. Sarığı ve cübbesi ile gemiden indiğinde, daha önce Portekizʼin Brezilyaʼyı sömürgeleştirirken Afrikaʼdan götürdüğü müslüman köleler, Hoca Efendiʼyi görür görmez sevinçle selâm verirler.
İstanbulʼdan giden ve büyük bir âlim olan Bağdatlı Abdurrahman Efendi, Brezilyaʼda büyük bir müslüman kitlenin varlığını fark eder. Fakat İslâm kimliğini kaybetmek üzeredirler. Namazı, abdesti dahî neredeyse unutmuşlardır. Bunun üzerine komutandan izin alarak, burada kalmaya karar verir ve 6 yıl, oradaki insanlara dîn-i mübîn-i İslâmʼı anlatır.
İşte bu ve benzeri misaller, bugün bizlerin nasıl bir gayret-i dîniyye sahibi olmamız gerektiğini ve mes’ûliyetimizin büyüklüğünü hatırlatan müşahhas numûnelerdir.

KENDİ HÂLİMİZİ SIK SIK MUHÂSEBE ETMEK ZORUNDAYIZ

Bu hususta kendi hâlimizi sık sık muhâsebe etmek durumundayız. Düşünmeliyiz ki, başta Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz olmak üzere, ashâb-ı kirâmın, Hak dostlarının ve gayret-i dîniyye sahibi bütün ehl-i îmânın, Allah için sergiledikleri fedakârlıklardan bizde ne kadar hisse var?
Müslümanların sevinciyle ne kadar mesrur, ıztıraplarıyla ne kadar mahzûnuz? Muzdarip din kardeşlerimiz için, elimizden, dilimizden ve gönlümüzden ne kadar fedakârlık hâlindeyiz? Din kardeşlerimizi kendimize tercih edebiliyor muyuz?
Bizler, Peygamber Efendimizʼin ümmetine göstermiş olduğu şefkat, merhamet ve bilhassa fedakârlığı hangi seviyede yaşayabiliyoruz? Hidâyet bekleyenlere, İslâmʼı hâlimizle ve kālimizle ne kadar tebliğ ve temsil edebilmenin gayreti içindeyiz?
Velhâsıl, hâl ve davranışlarımız itibâriyle, ne kadar Allah Rasûlüʼyle beraberiz? Ne kadar Oʼna yakın olma arzusundayız?..
Cenâb-ı Hak cümlemizi; Yüce Zâtʼına ve Sevgili Rasûlʼüne duyduğu îman muhabbetini samimî fedakârlıklarla ispat edebilen sâlih kulları arasına, lûtf u keremiyle kabul buyursun.
Âmîn!..

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2015 – Ocak, Sayı: 347, Sayfa: 032.

3 Ocak 2015 Cumartesi

  |  YORUM YOK  |  

BESLEDİĞİMİZ MUHABBET NİSPETİNDE ÂZÂPTAN UZAKLAŞIRIZ!

Nerede bir güzellik varsa, O nûrdan bir akistir. Âlemde bir çiçek bile açılmaz ki, O’nun nûrundan olmasın! O ki, O’nun hürmetine varız. O, solmayan, aksine gün geçtikçe tâzelik ve zarâveti daha da artan, serâpâ nûrdan ibâret bir gonca-yı ilâhî… 
Bütün varlıklar O’nun medyûnu ve meclûbu… Nitekim Fahr-i Kâinât Efendimiz bu hakîkati ifâde sadedinde buyurmuşlardır ki:

“Cinlerin ve insanların âsîleri hâriç, yer ile gök arasındaki her şey, benim Allâh’ın Rasûlü olduğumu bilir.” (Ahmed, III, 310)

Nitekim şehidler meşheri Uhud, O’nu tanıdı. Mescid-i Nebevî’deki hurma kütüğü, O’nu tanıdı ve hasretiyle inledi. Hayvanât bile O’na sığınıp O’nu kendine dert ortağı yaptı… O’nu ancak Ebû Cehil ve emsâli, ölü kalpli nasipsizler tanıyamadı, anlayamadı, göremedi; kendileri gibi etten bir kalıp zannetti…

Cenâb-ı Hak O’nu bütün insanlık âlemine emsalsiz bir örnek şahsiyet olarak armağan etti. İslâm ile murâd ettiği “kâmil insan” modelini, Hazret-i Peygamber -sallâllahu aleyhi ve sellem-’in şahsında sergiledi. O’nu insanlığa en mükemmel bir fiilî kıstas kıldığı içindir ki tarihte hayatının tamamı en küçük teferruâtına kadar tespit edilebilen tek insan, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- olmuştur. İslâm kültüründe yazılan bütün eserler, bir kitabı, yâni Kur’ân-ı Kerîm’i; ve bir insanı, yâni Peygamber Efendimiz’i îzah edebilme gayretinin mahsûlüdür.

HAYATININ TAMAMI TESPİT EDİLEBİLEN TEK İNSAN!

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın örnek şahsiyeti; berrak bir ayna gibidir ki, her insan o aynada iç âlemini, sözünü ve amelini, ahlâkını ve âdâbını seyredip seviyesini ve durumunu mîzân edebilir. Yine O’nun yetim çocukluktan başlayıp peygamberlik ve devlet reisliğine kadar bütün beşerî kademeleri kuşatan örnek hayatı; bütün renk, âhenk ve çeşnisiyle en müstesnâ çiçeklerle bezenmiş bir cennet bahçesini andırır ki arayanlar, kendileri için güllerin en güzellerini o gülistanda bulabilirler. Ancak bu arayışın yegâne gönül sermâyesi, muhabbetle itaattir. Hazret-i Peygamber -sallâllahu aleyhi ve sellem-‘in, yaratılıştan gelen muhabbet temâyülünü olgunlaştırıp ulvîleştiren ilâhî muhabbetin tecellî merkezidir.

İlâhî aşk tohumu, ancak Efendimiz -sallâllahu aleyhi ve sellem-’in muhabbet toprağında yeşerip neşv ü nemâ bulabilir. Kulu, Allâh’a muhabbet deryâsına götürecek olan yegâne muhabbet pınarı O’dur. O’nun muhabbet iklîmi, nice taşlaşmış gönülleri bile bir mücevher sâfiyetine yükseltmiştir. Mânevî bakımdan bu yükselişin yolu, Allah ve Rasûlü’ne olan muhabbeti bütün fânî muhabbetlerin üstünde tutmaya ve son nefese kadar bunu devam ettirme gayreti içinde olmaya bağlıdır.

Âyet-i kerîmede buyrulur:
(Ey Rasûlüm!) Sen onların içinde iken Allah, onlara azâb edecek değildir!..” (el-Enfâl, 33)
İşârî mânâda bu demektir ki; bir mü’min, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e ne kadar muhabbet, itaat ve kalbî beraberlik duyguları içinde yaşarsa, o nisbette azâb-ı ilâhîden uzaklaşmış olur.
MUHAMMED’SİZ MUHABBETTEN NE HÂSIL?

Muhabbet-i Rasûlullâh’ı lâyıkıyla yaşamayanlar, gerçek muhabbetin tadını alamazlar. Bezm-i Âlem Vâlide Sultan, Cenâb-ı Hakk’ın, bu âlemi nûr-i Muhammedî muhabbeti sebebiyle halk ettiğini ne güzel ifâde eder:
Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,
Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl… 

Muhakkak ki mü’min, Rasûlullâh -sallâllahu aleyhi ve sellem-’e duygu derinliği ile yaklaştığı, rûhunu nefsânî ve süflî bütün çizgi ve görüntülerden boşalttığı vakit, O’nunla aynîleşme/bütünleşme, O’nun gönül dokusundan ve muhabbetinden hisse alma yolundadır. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın muhabbetinden hisse almayan gönüller, O’nun yaratılış gâyesine yabancılaşan ve Hakk’ın muhabbetinden mahrum kalan gâfillerdir.

Âyet-i kerîmede buyrulur:
(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhametlidir.” (Âl-i İmrân, 31)

Hiçbir insan, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’ye tâbî olmadan, Rasûlullâh’ın örnek hayatıyla istikâmetlenmeden Allâh’ın sevip râzı olduğu kâmil bir mü’min olamaz. Muhabbetin derecesi, eserinde kendini gösterir. 

Peygamber Efendimiz’e olan muhabbetimiz, O’nun Sünnet-i  Seniyye’sinin rûhâniyeti içinde yaşayabildiğimiz nisbettedir. Gönüller muhabbet-i Rasûlullâh’ta hangi mertebeye vasıl olursa, dünyâda nâil olunacak huzur ve saâdet, âhirette ulaşılacak makam, o nisbette yüce olur.

Ayrıca bir mü’minin gönlü, Rasûlullâh -sallâllahu aleyhi ve sellem-’e ne kadar muhabbetle dolu olursa, o kadar azâb-ı ilâhîden uzaklaşmış olur. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın yüce bir vaadidir

1 Ocak 2015 Perşembe

  |  YORUM YOK  |  

İLMİNE YAKIŞIR ŞEKİLDE HAREKET ETMİYORSAN CAHİLSİN!



İlmin hakîkati, yaşanmasıyla ortaya çıkar. Bildiklerini tatbik etmeyen âlim, “kitap yüklü merkep” misâli, mânâsız bir hamallık yapar. İlim, kişiyi Hakk’a, hakîkate, takvâya, sâlih amellere sevk ediyorsa ilimdir. Yoksa Şeytan’da da ilim vardı, Kârun da ilim sahibiydi. Fakat ilim, benliklerini palazlandırıp onları dehşetli bir kibir ve gurura sürüklemişti.
İlim, lâyıkıyla hazmedilip amele dönüşmez, ahlâka yansımazsa, bütün emekler israf olmuş demektir. Peygamber Efendimiz -sallâllahu aleyhi ve sellem- böyle bir ilimden Allâh’a sığınmıştır:

“Allâh’ım! Fayda vermeyen ilimden, huşû duymayan kalpten, doymak bilmeyen nefisten ve kabul edilmeyen duâdan Sana sığınırım.” (Müslim, Zikir, 73; Nesâî, İstiâze, 13, 65)
İmâm Gazâlî Hazretleri şöyle buyurur:

“Ömrünün sonuna bir hafta kaldığını öğrensen, bu kısacık zamanda mutlakâ sana faydalı olacak bir ilimle uğraşırsın. Hemen kalbini yoklar, dünyevî ihtiras ve menfaatlerle alâkanı kesersin. Güzel huylarla bezenmeye çalışırsın. Hâlbuki insanın kavuştuğu her gün ve gecede ölmesi mümkün ve muhtemeldir. Öyleyse, seni Allâh’ın azameti karşısında duygulandırıp mâneviyâtını düzeltecek ilimlerle meşgul ol!”
Şeyh Sâdî-i Şîrâzî buyurur:
“Ne kadar okursan oku, bilgine yakışır şekilde davranmazsan, câhilsin demektir.”
Selmân-ı Fârisî -radıyallahu anh-, Dicle kenarında yürürken, yanındaki arkadaşı eğilip su içmişti. Selman t:
“–Haydi, bir daha iç!” dedi. Arkadaşı:
“–Kandım!” cevabını verdi. Hazret-i Selman:
“–Peki, içtiğin suyun nehirden bir şey eksilttiğini söyleyebilir misin?” diye sordu. Arkadaşı:
“–Hayır.” dedi. Bu sefer Selman -radıyallahu anh-:
“–İşte ilim de böyledir, tükenmez. O hâlde, sana fayda verecek ilmi öğren!” tavsiyesinde bulundu. (Ebû Nuaym, Hilye, I, 188)

HAYAT KURTARAN İLİM

Bir nahiv (dilbilgisi) âlimi gemiye binmişti. Sefer esnâsında ilmine mağrur bir şekilde gemici ile sohbete koyuldu. Gemiciye zaman zaman muhtelif suâller sordu. Ondan “bilmem” cevabını alınca da ilmiyle gururlanarak:

“–Yazık! Cehâletin sebebiyle ömrünün yarısını ziyân etmişsin.” dedi.

Temiz kalpli gemicinin, bu küçük düşürücü davranışa gönlü kırıldı ise de, olgunluk gösterip cevap vermedi. Derken şiddetli bir fırtına çıktı ve gemiyi müthiş bir girdabın içine sürükledi. Herkesi büyük bir telâşın kapladığı o hengâmede gemici, nahivciye  dönüp:
“–Ey üstad, yüzmebilir misin?” diye sordu. Nahivci, solmuş, sararmış bir vaziyette kekeleyerek:
“–Hayır, bilmem!..” dedi.

Bunun üzerine gemici, mahzun bir edâ ile şu mukâbelede bulundu:

“–Nahiv bilmediğim için benim yarı ömrüm mahvolmuştu. Şimdi ise yüzme bilmediğin için senin bütün ömrün mahvoldu. Zira gemimizin bu girdaptan kurtulma imkânı yoktur. Ey nahivci! Bu deryâda nahivden  ziyâde yüzme ilminin daha faydalı ve zarûrî olduğunu bilmiyor muydun?..” 

Bu fânî vücut gemisi ölüm girdabında çırpınırken, yaşanmayan, irfâna dönüşmeyen ve sırf nefsin rahatına  hitâb eden bilgiler fayda vermeyecektir. Günah girdaplarında boğulmaktan kurtulmanın yegâne çâresi; helâli, haramı bilmek ve bunları tatbik etmektir. İşte ancak böyle bir ilim, bizleri iki cihan saâdetine nâil edebilir.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hakk’a Adanmış Gençlik, Genç Kitaplığı.
  |  YORUM YOK  |  

NE OLMAK İSTEDİĞİNE KARAR VER, RESULÛLLAH YOL GÖSTERSİN!


Peygamber Efendimiz’in bütün müslümanlara ve hatta bütün bir insanlığa örnek olan yaşayışı bizlere yol göstermektedir. Onun hâl, hareketleri ve sözleri ahireti kazanmamız için gerekli olduğu kadar dünya hayatında başarılar elde etmemiz için de  mutlak mânâda önem arz etmektedir. Öyle ki bizler yalnızca ne istediğimizi bilmeli ve ne olmaya karar vermeliyiz. 
Peygamberimiz -sallâllahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bir adam gelerek:
– Ya Rasûlallah! Sizden hem dünya hem de âhirette kâfî gelecek, beni müstağnî kılacak bazı şeyler istirham edeceğim, dedi.
Ve Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) de:

İste ne arzu ediyorsan, buyurdular ve aralarında şu muhâvere cereyan etti:
– İnsanların en âlimi olmak istiyorum.
Allah’tan kork, insanların en âlimi olursun.
– İnsanların en zengini olmak istiyorum.
Kanâat et, insanların en zengini olursun.
– İnsanların en hayırlısı olmak istiyorum.
İnsanlara faydalı olan kimse onların en hayırlısıdır.
– İnsanların en âdili olmak istiyorum.
Şu halde kendin için arzuladığını insanlar için de arzula.
– İnsanların en hâssı olmak istiyorum.
Allah’ı çok zikret, onların hâssı olursun.
– Muhsinlerden olmak istiyorum.
Şu halde ahlâkını güzelleştir, îmânın kemâle ersin.
İtaatkârlardan olmak istiyorum.
Allâh’ın farz kıldığı şeyleri yerine getir, mûtî olursun.
Allâh’ın rızâsına mazhâr olmak istiyorum.
Kendine ve Allâh’ın mahlûkatına karşı merhametli ol.
– İnsanların en kuvvetlisi olmak istiyorum.
Allâh’a dayan ve ona tevekkül et; insanların en kuvvetlisi olursun.
– Duâmın kabûl olmasını istiyorum.
Harâmdan ictinâb et.
– Allâh’ın insanlar arasında beni rüsvây etmemesini istiyorum.
İnsanlar arasında rüsvây olmamak için dilini ve tenasül uzvunu muhâfaza et, buyurmuşlardır. Bir rivâyette; nâmusunu ve kötü huylarını düzelt, buyurmuşlardır. (Kurtubî)

Kaynak: Mahmud Sami Ramazanoğlu, Musâhabe, Erkam Yayınları.
  |  YORUM YOK  |  

KİM BİR KAVME BENZEMEYE ÇALIŞIRSA, ONLARDANDIR!


Gayr-i müslim­lere veya fâsıklara benzeme ve onların nefsânî hayat tarzlarını taklit etme hastalığı, îmânı tehlikeye atan hususlardan biridir. Îman temelindeki çözülmelerin, fikrî ve ahlâkî yozlaşmaların birçoğu, bu tür taklitlerle başlar.
Taklit, zamanla alışkanlık ve huy hâline gelir. Sonrasında ise şeklî beraberlik, zihnî beraberliğe, zihnî beraberlik ise zamanla kalbî beraberliğe kadar gider. Bunun içindir ki hadîs-i şerîfte:
“Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.” buyrulmuştur. (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031)
Cenâb-ı Hak da âyet-i kerîmede, kimlere benzemeye çalışmamız gerektiğini şöyle beyan buyurmaktadır:

“Kim Allâhʼa ve Rasûlʼe itaat ederse işte onlar, Allâhʼın kendilerine lûtuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” (en-Nisâ, 69)

Buna mukâbil de:
غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ
“…Gazaba uğrayanların ve sapıkların (yoluna) değil.” (el-Fâtiha, 7) buyurarak, İslâm dışındakilere benzemeyip onların yolundan, hâlinden ve âdetlerinden uzak durmamızı emretmektedir.

  |  YORUM YOK  |  

BÜTÜN HİSLERİN TEMELİNDEKİ ÖLÇÜ “ALLAH RIZASI”DIR!

Allâh’ı ve O’nun sevdiklerini sevmek kadar, O’nun sevmediklerinden kalben uzaklaşmak da, îmânın bir sıhhat şartıdır.
Hakka ve hayra duyulan muhabbet nisbetinde, onun zıddı olan bâtıl ve şerre nefret ve muhâlefet hissi taşımamak, îmandaki zaaf ve kusurun bir göstergesidir.
Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Her kim, Allah için sever, Allah için buğzeder, Allah için verir ve Allah için vermekten uzak durursa îmânını kemâle erdirmiş olur.” (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 60)
Kâmil bir mü’min, bütün fikriyâtı gibi hissiyâtını da rızâ-yı ilâhîye göre tanzîm eder. Sevdiğini Allah için sever, nefret ettiğinden de Allah için nefret eder. Bütün hislerinin temelindeki ölçü; “Allah rızâsına uygunluk”tur.

ALLAH RIZASI İÇİN YAPMADIKTAN SONRA NAMAZ KILMIŞ, ORUÇ TUTMUŞ NEYE YARAR!

Abdullah ibn-i Abbas -rahmetullahi aleyh- asırlar evvelinden buyurur ki:
“Sevdiğini Allah için sev! Terk ettiğini de Allah için terk et! Bilmiş ol ki, Allâh’ın rızâsı böylelikle kazanılacak. Yoksa insan, oruç tutmuş, namaz kılmış, hacca gitmiş… Bunlardan gereken faydayı göremeyecek. İnsanlar maalesef bugün iyice dünyalık oldular. Muhabbet ve nefretleri sırf dünya menfaatleri içindir…”

Muhabbet ve nefret husûsunda Allâh’ın rızâsını gözetme firâseti kaybedildiği zaman, kişi nefsinin maskarası hâline gelir. Îman hassâsiyetleri yerine, dünya menfaatlerini ön planda tutar. Bu sebeple de “hoşgörü” adı altında yanlışları hafife almaya, “aman kırılmasın, gücenmesin, dostluk ve menfaatimiz zarar görmesin” gibi düşüncelerle sessiz kalmaya başlar. Bu ise, kişinin hem kendisine hem de haksızlığına göz yumduğu insana yapabileceği en büyük kötülüklerden biridir.
Nitekim Süfyân-ı Sevrî Hazretleri şöyle buyurur:

“Bir kişi yanlış bir iş yapar, kardeşi olduğunu iddiâ eden diğeri de onu nezâketle îkâz etmezse, bilin ki onun muhabbeti Allah için değildir. Şâyet Allah için olsaydı, Allâh’a âsî gelen kimseyi, onun anlayacağı bir üslûpla îkaz ederdi.”

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, HAK DOSTLARININ ÖRNEK AHLÂKINDAN, Erkam Yayınları.

28 Aralık 2014 Pazar

  |  YORUM YOK  |  

EDEBİN EN FAZİLETLİSİ NEDİR ?







 
 
  Edebin en fazîletlisi, kişinin haddini bilerek sınırı aşmaktan sakınmasıdır.
Bu sebeple;“Ulemânın yanında diline, evliyânın yanında kalbine, sofrada eline, misâfirlikte gözüne sahip ol!” denilmiştir.

Bir sultânın veya yüksek mevkî sâhibi birinin huzûrunda olanlar, dışarıdaki gibi davranamaz, bulundukları yer ve makâma uygun edepli tavırlar sergilemeye gayret ederler. Ehlullah da her an Allâh’ın huzûrrunda bulundukları idrâkiyle yaşadıklarından, edebe çok îtinâ ederler. Böylece edeb hâli, onların bütün hayatlarına yansır. Zîrâ onlar, her zaman ve mekânda Hakk’ın huzûrunda bulunduklarını perdesiz olarak gören ve delilsiz olarak hisseden ârif gönüllerdir. Yâni onlar:
“…Her nerede olursanız olun, O (Allah) sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4) sırrının âşinâları olarak her anlarını Allâh ile beraberlik şuuruyla yaşarlar.
Cenâb-ı Hak:
“Onlar namazlarını muhâfaza ederler.” (el-Meâric, 34)
“Onlar namazlarında devamlıdırlar.” (el-Meâric, 23) buyurur.
Hazret-i Mevlânâ, bu âyetlere işârî bir mânâ vererek şöyle der:
“Kul, namazdaki hâlini namazdan sonra da muhâfaza eder. Böylece bütün bir ömrünü, edeb ve huşû ile; dilini ve gönlünü muhâfaza ederek geçirir. Bu, gerçek âşıkların, Hak dostlarının hâlidir…” 
Edebin en fazîletlisi, kişinin haddini bilerek sınırı aşmaktan sakınmasıdır. Bu sebeple;
“Ulemânın yanında diline, evliyânın yanında kalbine, sofrada eline, misâfirlikte gözüne sahip ol!” denilmiştir.
Edebin esâsı, îmânın olgunluğundan başka bir şey değildir. Edeb, hayvânî vasıflardan kurtulup insânî meziyetlerle ziynetlenmmektir. Gerçekte müslüman olmak da, İslâm edebine sâhip olmaktır; ulvî güzellikleri, hâl ve davranışlara yansıtabilmek ve bunları sürekli hâle getirebilmektir. Bu da ancak insanın, ihsân duygusuyla, yâni devamlı bir sûrette ilâhî kameralar altında bulunduğu şuuruyla yaşammasına bağlıdır.
EDEP, EDEPSİZLİĞE DE SABIR VE TAHAMMÜL GÖSTERMEKTİR!
Edeb, aynı zamanda her edepsizin edepsizliğine de sabır ve tahhammül gösterebilmektir. Edeb, rûhun ve gönlün süsüdür.
Edeb, her işin usûlüdür. Usûlsüz vusûl (vuslat, maksada ulaşmak) mümkün olmadığından, edeb noksanlığı ile de gerçek insanlık seviyyesine ulaşmak, mümkün değildir. Zîrâ insan, bedeniyle değil, asıl yüksek rûhî temâyülleriyle insandır. Edeb, aklın ve fazîletin dışa akseden görünüşüdür. Zîrâ dîn, edeb ve mürüvvet, hep akıl ve fazîletin netîceleridir. Mü’minin edeb ve ahlâkının güzel olması, îmânının da son derece kuvvetli olduğunun bir  göstergesidir.
Yâni edeb, aynı zamanda kâmil îmânın bir aynasıdır.
Edeb, maddî ve mânevî belâlardan muhâfaza eden bir sığınaktır.
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- şöyle buyurur:
“Irzlarınızı muhâfaza eden kale, edeptir.” 
Edeb, kâmil insanların muhabbet harcıdır.
Edeb, insana hayâtı ve içinde yaşadığı toplumu sevdiren, nezih bir keyfiyettir. Buna binâen büyükler, “Kişinin edepli olması, bütün dünya servetinden daha hayırlıdır.” buyurmuşlardır.
Edeb, şeytanın düşman olduğu bir husustur. Bu sebeple evlâdına edeb öğretmeyen ana-baba, şeytanı ve düşmanlarını sevindirmiş olur.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Asr-ı Saâdet’ten Günümüze FAZÎLETLER MEDENİYETİ – 2, Erkam Yayınları.